7 Şubat 2011 Pazartesi

ŞükuFe, CemiLe BarcelonA by Woody Woodpecker

Bu yazıdaki kurum ve kuruluşlar tamamen gerçektir. Henüz Q klavyeye geçmemiş olmanın verdiği eziklik ve eksiklikle yazdığım kısmi aksanlı bu yazımı: tansiyon, kalp ve sinüzit hastası olanların özellikle okumalarını ve deşarj olmalarını rica buyururum...












Yazı için gerekli bazı kısaltmalar:
HABY: Hint Asıllı Barselona Yerlisi
G: Gizem
OHA: Oh How Amazing!
....................................................................................................................................
G: Excuse me. Do you know where the supermarket is ?
HABY: No hablo Inglés.
G: Bien. Ou est le supermarché?
HABY: E?
G: Supermarcado.
HABY: E?
G: süpermarket süpermarket!
HABY: super E?
G: süpermarketto, süpermarket, market, carrefour, dia???
HABY: AAAA! SuPermercado!
G: OHA! Türkiye'de olsan seni dövmüşlerdi söyliyim...
HABY: E?
G: Si si. SuPermercado! Donde es?...
Allah dert vermesin, mil versin dedirten; Cüney Arkın'ın gözlerine yıllarca çekilen millerden farklı millerle gitmiştim o filmde izleyip bayıldığım Barselona'ya... İçimde her ne kadar Hakan Altun'a benzetsemde Javier Bardem'i görme ümidi... Elimde ordan dönerken aldığım şeyleri yerleştirebilmek üzere otelde bırakmalık pabuç, çorap, havlu vb şeylerle dolu bavulum...
İlk gün bu diyalogla başlamıştı gezimiz... Önyargısız olsun istedim, saf olsun, temiz olsun istedim... Ben de o bazı sevdiğim yazarlar, şairler, ressamlar, dostlar gibi: "İşte Avrupa başka ya... özgürlükler, insan hakları" vs diyebileyim istedim de olmadı a dostlar...
Canım arkadaşımla vardığımızda Barselona'da merkeze gitmek için bindik bir trene... Önce dedim kendi kendime kızım kesin gene sen yanlış uçağa bindin; ya Mumbai ya da Capetown'dasın... Sonra kulağıma bir anons çaldı "Plaça Catalunya" diye... Dedim doğru yerdeyim... Bu insanlar aç ondan gelmişler şu zengin varsayılan memleketlere... Akıl edememiş Avrupalısı, Amerikalısı göçmeni engellemenin yolunun onların anavatanını sömürmek yerine yardım etmek olduğunu... Şehirdışı kuytu yerlere yerleştirmiş sömürülmüş aç insanları, bir de basmış üzerlerine yasaları, sınırları ki bulaşmasınlar onların "elit" şehirlerine diye... Doğru yerdeyim dedim içim rahat vardım hostelime... İspanyol güzeli Rojda'ya çalan bir kız karşıladı bizi...
"Nerelisiniz?" dedi... Dedik Türküz... "A! Ne güzel bir ülke orası. Herşey yolunda mı ülkenizde?" diye bir soru sordu... Soru benim algı merkezime ulaşmaya yakın yorgunluğumdan yere düştü kırıldı. "What do you mean?" dedim. Kız bana "Bilirsiniz ya... Politik sebepler. Ülke yönetimi." falan dedi eliyle türban işareti yaparak kafasına. "Yok ya onlar halaya her daim hazır olmak için, eğlence için kafalar sarılmış renkli bezler. Eğlenceli milletizdir biz kuzum" diyesim geldi...gitti... Dilim düğümlendi. "There are the elections in June. We'll see." diyebildim... Geçtik odamıza, yerleştik, attık kendimizi sokağa.

Milliyetçi gizemliliği kapıdaki askıya asıp, bıraktım otel odasında... Çıktım odadan Avrupalı olmaya... "İşte bu!" dedim "Avrupa ya! Her yer tertemiz, insanlar insan gibi yaşıyor burda... Hem ortaokul lise çağlarımı buralarda geçirdim ben alışkınım... Tülin bu koku ne allah aşkına ya? Adamlar sabah 9'da domuz mu yiyorlar? Leş gibi kokuyor bu sokaklar..." "Yok ya" dedim "ne leşi... Olsa olsa bu canım beykındır... kokoreçi, midyeyi, lahmacunu yasaklatırlar ama onların domuzu mis kokar kendi kakasıyla beslenmez, havyar yer ya" diye susturdum kendimle konuşan beni.

Yürürken La Rambla'dan Port Vell'e kendimi Michael Jackson klibinde gibi hissettim. Fena karışmış millet birbirine; kim barselonalı, kim madridli, kim kuzeyli, kim güneyli, kim laz, kim katalan belli değil... Toprağı bol olsun Michael'ın derken Christoph Colombus çıktı karşımıza... Hindistan 'a diye Amerika'ya gidip de kızılderililere Indians demeye sebep olan ünlü kaşif... Upuzun bir anıtın üzerinde denizlere doğru dikmiş parmağını Amerika'yı gösteriyormuşmuş...Vallahi ben korkup gösterdiği yere bakamadım... Bizler devlet okulu çocukları her elle işaret edilen yere baktığımızda karşımıza bir "nah" çeken çıkmıştır. (Annecim özür dilerim o 1. sınıfta çektip sana yakalandığım nah için) Ondan hiç bakmadım karşıya, zaten amerika bize çoktan çekti o nahı diye.... Birkaç fotoğraf çekip Bebek'i özleten limanda dolandım biraz...
Yürürken için için güldüm... Ulan adam amerikayı bulmuş yararlanamamış şu ispanyollar dedim... içim buruldu, düşünmekten karnım acıktı... Gittim iç pilavımın yanından geçerken boynu bükülecek paelladan yedim...
Kibirli, düzenli, sakin, düzgünlükle kıvrak zekasını kaybetmiş dışı güzel insanların ve birbirine benzer sokakların inadına kayda değer tek bir adam çıktı bu dostumla paylaştığım beş günlük gezide karşıma... Gaudi... ki dilim döndüğünce bir blog yazısını adamayı borç bilirim bu dahiye... Beni büyüledi Tim Burton'un kulak memesi kıvamında...
Bir de kafamda peynirleri ve içkileri güzel memleketten bir soru kaldı: Bir kilo bavulmu daha ağırdır, yoksa bir bavul peynir mi?
Özledim doğunun en batısında, batının da en doğusunda kalmış ergen şehrim İstanbul'umu... Özledim eli, kolu kafasıyla yol tarif eden amcalarımı, apaçilerimi, manavlarımı, pazarlarımı, 120 km hızda hesap yapıp para üstü verebilen dolmuşçularımı, sokak simidimi, Şampiyon kuzularımın bağırsaklarını, boğazımı, dilimi... "This is the final call for TK 1453 flight to İstanbul..."












...Oh Ne GüzeL şehiR şu İsTaNbuL...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder