28 Aralık 2010 Salı

How Much does it Cost?

Dıdı dıdı dıdıııt... dıdı dıdı dıdıııt... Ne?! Saat 9 mu?!?! Allahım nolursun dün gece yatmadan kafama esmiş olsun ve New York saatine ayarlamış olayım evdeki tüm saatlerimi... Ama yok... hayır... Aman tanrım geç kalmışım, koşmalıyım... diye kalktım derdini anlatabilecek kadar evimi ısıtan kombimin ılıttığı yatağımdan... Dışarıdaki yağmura uysun diye herhalde gece fırlatıp komidinin üzerine attığım eteğim çamur ve uykudan yarı uyanmış gözlerim mahmur...Tek eksiğim bir katip ve evimin Üsküdar'a anca karşıdan bakıyor olması...

Koştum tuvalete... fotosentezle enerjiye çeviremediğim kötülükleri atmak için vücudumdan... Elime bir parça kağıt aldım sonra... Tusubasa kıvamı açık gözlerimle yarım yamalak baktım elimdekine... Göz kırptı Benjamin bana! Hayır Button olan Benjamin değil, Franklin olanı... Hafif daha araladığımda gözlerimi karşımda o vardı: 100 dolar! Aman tanrım dedim. Ne kıymetsizleşmiş para, neler oluyor burada??!?!?!

Yo yo yo! Dedim hafif zenci ağzıyla ve paranın bu kadar da önemsiz birşey olabilme ihtimaline haykırırcasına... Bu kadar önemsiz birşey olsa, sabahın köründe neden bu kadar erken kalkıp hayatımın en güzel günlerini...

"Öldüğün zaman, seni nasıl gömelim ?"... "Yüzükoyun gömün; çünkü yakında nasıl olsa her şey alt üst olacak." diyen diyojen gibi toprak bir alanın ortasında yüzükoyun buluyorum kendimi... Toprak sıcak, yüzümün bir kısmı da düşmenin etkisiyle hafif çizilmiş. Kanamıyor ama pis bi yanma söz konusu aynı diz ve dirseklerimdeki gibi. Doğruluyorum... Üzerimde eski bir paçavra, tek omzum açık, alt kısmı dökümlü olduğu için şanslıylıyım... ne 38 yazıyor üzerinde ne 40, etiketi bedeni markası falan yok herhangi bir yerinde... derdini anlatacak kadar yakışmış bedenime... Yürümeye başlıyorum, kum taneleri rüzgarın da etkisiyle yüzüme birşeyler vurma çabasında... Güneş hava üzerinde güç testi yapıyor...Biraz ileride bir pazar alanı çıkıyor karşıma... Şu Kadıköy'deki canım Salı pazarının taşınmamış hali kıvamında, tahta tezgahlı, bol gürültülü, yırtık brandaların gerildiği, iplerin sarktığı pazarlardan... Etraf kalabalık... İnsanlar yetiştirdikleri meyve sebze, yaptıkları ne kıyafet varsa dizmiş tahtadan tezgahlarına... İçimdeki çocuğun elini mıncırıp gayriciddiyeti bastırıyor içimdeki kadını çıkartıyor, tezgahlara bakmak için yaklaşıyorum insanlara... Herkes birşeyler söylüyor, kimse birbirini anlamıyor... Tezgahta "came 10 YKL / elbise 10 YTL" yazar diye düşünürken bakıyorum yazı mazı hiç birşey yok... OO! Çok dillilik derken hiç dillilik ama her ikisinde de bol delilik diyorum...

Pazardakiler istedikleri şeyleri almak için kendi ellerindeki birşeyi karşısındakine veriyorlar... Çok da anlam veremiyorum buna... E bu şekilde ödeyeceğini altıya bölmeye kalksan verecegin tavuğu altı parça da mı vericen? gibi saçma sorular geliyor aklıma... Ama şansımı denemek için çıkartıyorum Benjamin (bkz Bünyamin) i cebimden 100 yazısı parlıyor o çöl sıcağında, brandaların gölgelemediği güneşli tezgahın önünde... "Abuka limabo!" diyor adam bana... herhalde "abla bize girişi 101 dolar" dedi diyorum kabul etmediğine göre... Yoksa doların işe yaramadığı yer mi olurmuş canım... Biz ne güzel dolarlarla askerlik yapıyoruz, dolarlarla çocuk okutuyoruz, verecek dolarımız yoksa çocuğumuzu okutamayıp uzun dönem askerlik yaptırıp çocuğumuzu veriyoruz yerine... Dolarla evlerimizi alıyor, dolarla insan çalıştırıyor, dolarla anguslarımızı kesip cennetteki yerlerimize doluyoruz... Kurban, benjamin, angus, kolej, üniversite, askerlik ve nicesi... hiç mi birşey ifade etmiyor kardeşim size? diyorum... Adam ayran budalası gibi bakıyor yüzüme... Uzaklaşıyorum tezgahtan...

Para yok, pul yok, yıllardan M.Ö 500'ler, İsa Yok, Jesus yok, Christ yok, o yok bu yok, yok oğlu yok! Karnımın açlığı gittikçe beni zorluyor... Birşeyler yemek için birşeyler üretmem gerek, kendim birşeyler yaratmam gerek bu "geri kalmış" medeniyette diye içerliyorum kendi kendime... Bişeyden anlamıyor bunlar, ne güzel parayı bulmuş olsalardı şimdiye çoktan keyfim keyifti diyorum... Kara kara düşünürken ne yapabilirim diye, karşıdan bir grup çocuk yanaşıyor yanıma... "Do you speak English?" diyorum çocuklara... "habagula" diyor birtanesi. "No" kabul ederek bunu, "All right then, let's go kids!" diyor çekiyorum çocukları bir yana.. İnşallah bunlar kalemi malemi bulmuşlardır diye hatırlamaya çalışıp, tarih bilgimi zorlarken aralarından en çekik gözlüsü bir parça ceylan derisiyle kömür sıkıştırıyor elime... English in Town yazıp kayalardan birinin üzerine yapıştırıyorum levhamı maliye korkusu olmadan... İçim bir buruluyor ya şimdi bunu öğretiyoruz ama bunlardan bir kaçı orta asya'ya ulaşıp aradan bir 2510 yıl sonra "like'lamak, poke'lamak, download etmek" demez inşallah diyorum kendi kendime... Olsun ama ya diyorum, evrensel dil olacak elbet bir yerde kullanırlar... Birkaç saat sonra çocukların anne-babaları gülümseyerek gelip bana birşeyler getiriyorlar... Ne güzel ya hayat diyorum, emeğin kadar karnın doyuyor, kimsenin kimsenin malında gözü yok, insanlar verdiği kadar alabiliyor... Karnım tok keyifle bitirmişken dersimi bir gürültü kopuyor pazarın orta yerinde. İnsanlar koşuşturuyor... Etraf toz duman... Canlı bombamı yoksa ya? diyorum, ama sonra diyorum ya Colombus doğmadı daha ne canlı bombası ya diyorum, değildir... Koşuyorum kalabalığın oluşturduğu çembere doğru... Delinin teki, ayakları çıplak, gözünde sinsi hain bir bakış, belli ki elinden bir iş gelmez anca çalar çırpar, saçları darma dağın, kokusu annelerin beslenme saati için plastik kutuya koyduğu yumurta kıvamı... elinde birşey sallayıp duruyor... Ufak bir parça kağıt üstüne birşeyler çizmiş... Anlatıyor da anlatıyor... Cebimdeki 100 dolara gidiyor elim... Çıkartıp bakıyorum parama eyvah ne kadar da paraya benziyor şu ucube lidyalının elindeki... Yoksa?! Hayıııııır! diye haykırırken, bayılmışım sıcaktan...

Telefonumun sesine uyanıyorum... "Gizem Hanım" saatin kaç olduğunun farkında mısınız? İşe oldukça geç kaldınız... Bu malesef ki sizin bir sonraki ay maaşınıza yansıyacak! diyor bana la notasından başlayan ses... Ben de cevap olarak: Olsun ben de size iki adet mango getiririm hem tüm dillerde mango aynı söyleniyormuş diyorum... Telefon yüzüme kapanıyor... Yüzümde tuhaf bir gülümseme... Uğur Gürsoy'un Fırat'ı gibi klozetteki mesaime devam ediyorum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder