27 Şubat 2012 Pazartesi

Filmlerin Sessizliği... Şşş!

"Lumiere" kardeşler ki bu Fransızca'da "Işık" kelimesine tekabül eder, 28 Aralık 1895'te Paris'te ilk kez sunmuşlar halka şu canım sinemayı. Halkla buluşan ilk filmlerden biri olan "Arrival at la Ciotat" http://www.youtube.com/watch?v=1dgLEDdFddk ı izleyen seyirciler, perdede kendilerine yaklaşan treni görünce tedirgin olmuş, hatta çığlık atıp etrafa koşmaya başlamışlar aktarılanlara göre...

İşte ben bunu yapamadım... İstesem de yapamazdım... Bugün Osmanbey'de gittiğim Gazi Sineması'nda gişedeki bayan "Nerede oturmak istersiniz?" dediğinde benim için bir uzv haline gelmiş "ortanın ortası" cümleciğini sarf ettim. Aldığım cevap: "Yalnız salon biraz küçük isterseniz en arkada oturun." oldu. Ancak salona girdiğimde anaokulu terk matematiğimi kullanarak alan hesabı formülüm ile salonda toplam 24 koltuk ve en arka sıradan tamamı görülmeyen bir "geniş ekrandan hallice" perde olduğunu fark ettim. İki boyutlu herhangi bir filmi üç boyutlu kudretinde izletebilecek olan bu sinemada benim en ufak bir tedirginlik durumunda kaçacak yerim yoktu. Bu sinemada yeni bir filmi izlemenizi tavsiye etmem, ancak sevgiliniz için salon kapatmak isterseniz bu salonu ziyaret etmenizi size şiddetle tavsiye ederim. Ki aklınızda böyle fikirler varsa lütfen bu yazıyı okumayı bırakın. Farklı evrenlerin paralelleriyiz en nihayetinde... Her neyse...

1896'da Amerika'da New Orleans'ta açılan ve giriş ücreti 5cent olan ilk sinema salonundan bile daha az gelişmiş olduğuna yüreğimi koyduğum bu salona girdiğimde tüm ön yargı ve "yerimiz iyi mi?" takıntılarımı kapıda bırakma kararı aldım. İyi de yaptım, çünkü kapılar da tam kapanmıyordu. Ama şahane bir şey oldu ve ışıklar kararıp film başladığında kapının arkasındaki makina dairesinden filmin sesi duyuldu ve izlediğim filmin üzerine dikilmiş şık bir döpyes oldu bu bilinçsiz 1900'ler havası... Bir tek filmin müziğini o zamanlardaki gibi perde önünde çalan canlı orkestra yoktu... Olsun...

Film tüm cızırtısı ve makina tıkırtısı ile başladı... Artist sanırım uzun zamandır izlediğim en güzel filmlerden biriydi. Geçenlerde okuduğum Aklını Kullan Aksini Düşün diye bir kitabın somut bir örneği gibi geldi bana. 2012'nin tüm gürültüsü, patırtısı ve efektine inat sessiz bir film... En yalın halde, en yalın hikaye ile... Hafif Ayhan Işık- Hülya Koçyiğit kokulu ama "söz gümüşse sükut altındır" dedirteninden.

Ben de filmi izlerken pek de eski olmayan bir jenerasyonun üyesi olarak biraz düşündüm... Günümüzün herhangi bir anında iletişme çabasında gürültüler üretip ileteşemediğimiz şu günlerde sessiz kalarak bu kadar güzel olayları ve duyguları ifade edebilmek üzerine... Demek ki ne konuşursak konuşalım kelimeler bazen gereksiz ağırlıklar olabiliyormuş dedim. Hikayesi ve oyuncusuyla film insanın algısında üç ya da güç boyutsuz hem seslenir hem de renklenirmiş aslında... Kitaplar gibi aynı...

Sonra biraz sinema tarihini kurcalarken evde öğrendim ki şu an vizyonda olan Hugo'da hayat hikayesi işlenen Monsier Meliers'de 1902'de ilk senaryolu filmi çeken kişiymiş, "Le Voyage dans le Lune" adında... http://www.archive.org/details/Levoyagedanslalune olabildiğine sessiz ama en az günümüz Tim Burton'ları kadar izlenesi... Sessizliğe bürünüp dikkatlice izlenesi her ikiside...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder