Meşhur katlı Taksim otoparkının ordan inilirdi Cümbüş Mahallesi'ne... Pera Palas'ın yanından kıvrılan yol çaruk çuruk da olsa götürürdü bir şekilde ahaliyi mahallesine, evine... Oralara polis panzeri dışında pek araç inmezdi, inse de çıkmazdı, çıksa da artık yokuşu çıkamazdı... Hem zaten müziğe kulak verip yürüdünüz mü hızlıca inerdiniz 9/8'lik tabanvaylarınızla bu mahalleye Şenlendiricilerle...Cümbüş mahalleliler ne Ali Şan'a benzerdi ne Çağla Şikel'e... Onlar şimdilerde o taksim entellerinin megamega pixelli, koca koca zoom'lu fotoğraflarını çekip sanat adı altında internet sayfalarında yayınladıkları tiplerdi işte... Kirden esmer olduğu sanılan tenleri, pis tırnakları ve İstanbul'un Avrupa kıtasında yaşamanın etkisinde kalıp genetiğiyle oynanmış mısır püskülü sarısı saçları vardı... İlginçtir ki saçlarının rengini açmak için o kadar Oksijeni bulmuş ama bunu iki tanecik hidrojenle birleştiremedikleri için bitlenmişlerdi çoğu... Elleri burjuva semtlerdeki çöpleri karıştırmaktan grimsi tuhaf bir renk almıştı... Çoğu ilkokulu bitirmemiş, bitirenleri de zaten alfabenin sadece 28 "arfini" öğrenebilmiş, kullanabilmişlerdi. Ama tuhaf bir müzik kulakları vardı, çaldıkları her parça insanın ruhunu tel tel ayrılmış kuş tüyleriyle gıdıklardı...
Bu mahallenin en önemli iki özelliği: neşeleri ve birbirlerine olan bağımlılıklarıydı. En kötü günlerde bile birbirlerinin yanında olmuş ve az önce bahsettiğim şahane müzikleriyle birbirlerine hep neşe katmışlardı. Bu sayede mahallelerinden Muazzez Ersoy, Kıraç, Kibariye gibi ünlüler çıkarmış, hatta geçenlerde kendi aralarında topladıkları parayla Kiboş ablalarını kocasıyla el ele umre'ye gönderip onların ana haberde yer almalarını sağlamışlardı. Ana haber gibi önemli yayınlarda bunları görmek önemliydi... Gururluydular... Herşeyleri iyi ve tam olacak değildi elbet... Kavga onların geninde vardı... Mahalleli kendini bildi
bileli sokaklara itişmekten çıkan kalıcı bir toz bulutu hakimdi... Hatta büyükbabaların torunlara anlattığı bir efsaneye göre Adolf Hitler "Mein Kampf" yani "Kavgam" adlı eserini 1924 yılındaki İstanbul gezisinde Cümbüş mahallesinden geçerken iki yaşlının birbirlerine "man kafa" diye bağırdıklarını duyup koymuştu... "Man kafa!- Mein kafa!- Mein Kampf! Wunderbare titl!"
bileli sokaklara itişmekten çıkan kalıcı bir toz bulutu hakimdi... Hatta büyükbabaların torunlara anlattığı bir efsaneye göre Adolf Hitler "Mein Kampf" yani "Kavgam" adlı eserini 1924 yılındaki İstanbul gezisinde Cümbüş mahallesinden geçerken iki yaşlının birbirlerine "man kafa" diye bağırdıklarını duyup koymuştu... "Man kafa!- Mein kafa!- Mein Kampf! Wunderbare titl!"Ancak kavga kelimesinin telaffuz edilmediği bir gün vardı ki adam ya da kurban kesmeyen bütün mahalleli satırlarını yere bırakırdı... Kurban bayramı! O gün çalınan paralar ortak bir alanda toplanır küçüklere harçlık olarak verilirdi, temizliğe giden ablalar onlara verilen eskimiş kıyafetleri tamir eder, gençlere bayramlık yapardı... Küsler barışır, barışıklar evlenir, "ev"lenenler de onlar için kentsel dönüşüm projesi için yapılan evlerden mahalleye dönüşe geçerlerdi... Anlayacağınız iki eli kanda da olsa herkes bir arada olmaya çalışırdı... Ancak bu yıla kadar hep bir aileyi özlerlerdi... Bu aile on yıl önce yeşil kart alan Bayram ailesiydi... Yok yok yoksulluk yeşil kartı değildi onlarınki, bu orijinal adıyla "Green Card"dı!
New York'dan yeni döndükleri için biraz tuhaf karşılandı ilk başta Cümbüş mahallesinde onlar... Aile topu topu üç kişiydi... Kurban (anne), Ramazan (baba), Şeker (kız çocuk) Bayram. Tuhaf bir aileydi onlar Cümbüş Mahallesine göre... Bir alt mahallelerinden çıkmış olan başbakanı dinlemeyip yalnızca bir çocuk yapmışlar, artı ikilik kotalarını da yok yere çocuklarının eğitimine harcamışlardı. Okuyacakmış da adam olacakmış da... Hem onca sene New York'da yaşadıkları halde Bingöllü Mahsun'un bile bildiği Beş Minare'den haberleri falan da yoktu... Neyse bu mahallenin sokaklarında büyümüş, bu mahallenin ekmeğini paylaşmışlardı neticede...
İlk başka yadırgansalar da, onlar esasında bu bayramda mahalleye çok şey getirmişlerdi. Onların ekonomiye can verme amaçlı yeni satın alınmış elbiseleri, aile ziyareti yükünü hafifletecek 3G görüntülü telefonları, arayıp da konuşmak istemedikleri dostlarından kurtaracak bedava mesajları destekleyen şebekeleri vardı... He bir de yaptıkları birikimlerle kesecekleri Angus'ları...
Bayram sabahı gelip çattığında, "ya bi tatilim bu var!" diyip gitmedi baba Ramazan bayram namazına... Kahvaltıyı da hızlı şehirde yaptıkları için zaten hep ayrı yaparlardı... Katılmadılar mahallelinin bayram sofrasına, Şeker ve Kurban ellerinde i-phone'ları dizdiler peşisıra "kıymetli" gördüklerine gerek şairane gerek düz mesajları... Ramazan elinde kumanda 382 kanallı televizyonlarının her bir kanalını değiştirmek için harcadı dakikalarını... Sonra farketti ki geç oluyor çıktı dışarı kaptığı gibi kurbanlık angus'unu tuttu mezbanın yolunu. Güzel kısımlarını kendine alıp, getirip bıraktı mahallenin kasabına kalanları...
Akşam sofrası anneanneler, nineler tarafından özenle hazırlandı... Darbukalar koltuk altlarına sıkıştırıldı, kanunlar dizlere konuldu, klarnetler için derin nefesler çekildi... Toplandı tüm mahalleli... Tabiki de yoktu Ramazan, Şeker ve Kurban sofrada... "Bu kalp seni unutur mu?" dizisi gecesiydi ya o gün... Kaçtı büyüklerin keyfi... Mahallenin en yaşlı dedesi itti eliyle masadaki kavurmayı "Bırakın şu angusları... Yalnız kurban kesmekle olmuyor bu bayramın tadı... Angutlar yesin onları... Nerede o eski Bayram'lar" dedi kendi kendine...
BAYRAM gibi BAYRAMLAR size...

Gizemcim, bloğunu inceledim, yazılarını okudum ve çok beğendim. Anneni tanıdığımdan böyle akıllı ve aydınlık bir genç öğretmen olacağını zaten çok iyi tahmin ediyordum, sevgili arkadaşımın kızıyla ben de gurur duydum...
YanıtlaSilsevgiler...