16 Haziran 2013 Pazar

Bu günün anısına... Babama...


Tarih 16 Haziran 2013. Milenyum denilenlerden ikincisi. Hicri’de 1391, Rumi’de 1429. Biz de onlara göre yaşıyoruz zaten.  Sadece yapraklarını yırtmışız takvimimizin, olduğumuz yerde sayarak miladimizden.

Sabaha karşı sızdığım koltuktan uyanıyorum yanımda arkadaşlarım, sevdiğim adam; hepsi bir koltukta acıdan bayılmış gibi uzanıyor. Herkeste tuhaf bir sükunet, konuşsak da zaten kelimeler anlamsız kalıyor. Elimde telefon ara ara gözlerimi açıp dehşetin farklı cümlelerde tasvirini okuyorum mini ekrandan. Dev ekranlar dev yalanlarla dolu; imece yazdığımız gazetelerimizde haberin sokak kokanı var; abartılı falan belki ama daha dürüst. Tekrar kapatıyorum gözlerimi kötü bir rüya olsun tüm bunlar uyanayım diye. Ölüm kadar gerçek derler ya, ölüm bile daha tatlı bir gerçek şu yaşananlar yanında...

İstanbul’un iki yakası bir araya gelmiyor yaklaşık 14 saattir. Kalbim acıyor, ruhum bitap, ellerimde durduramadığım organik bir Parkinson. Nefes alamıyorum, yediğim gazlardan değil, aldığım darbelerden umuduma. Gözümün önünden fotoğraf kareleri geçiyor, gerçek de yırtıp atıyor bu kareleri. 18 gün boyunca ince bir iğne oyası gibi işlenen o güzel parkı, o pis lacivert bulutun kaplayışı geliyor gözümün önüne. O çığlıklar, o dallara asılmış umutların bir bir çöp arabalarına yüklendiği parkın dört bir yanı geliyor... İnsanlar için dua etmeye çalışıyorum, var olduğunu sorguladığım Tanrıya. İstanbul mahşer yeri...

27 yıldır hayatımda en çok güvendiğim insana ulaşmak istiyorum bu sabah. Babalar günü diye... Kendi şehrimde babama sarılıp yanağından öpemiyorum bugün ben. Kendi şehrimde nefes alamıyor, kendi şehrimde sokağa çıkamıyorum. Polis evimin bulunduğu caddede, merhametleri yerine üzerlerine çelik yeleklerini geçirmiş, evlerin içine kadar gaz atıyor. Beni korumak için birilerinin görevlendirdiği adamlar haplanmış birer mahluk gibiler. Bir tanesi bile “yapamıyorum artık” demiyor. Kendimi düşünüyorum o formanın içinde, kaskım kafamda "oğlum napıyoruz lan biz?" diyorum hayalimdeki halimle kavga ediyorum coplu coplu.

Babama sarılıp ağlamak istiyorum bugün, çaresizim. Yere düşünce dizin kanar da gene babana koşarsın ya, o güçle kalkar dizin kanaya kanaya gidersin ya babana sarılmak var diye işin ucunda... İşte ben bugün babama koşamıyorum. Sonra Ethem Sarısülük’ün cenazesi geliyor ekrana. Babası bekliyor polisin arkasında oğlunun cenazesine ulaşabilmek için. Dünyalarını ayırdıkları yetmezmiş gibi bedenlerini de ayrı tutuyorlar. Hangi ülkede evlatlarla anaları babaları arasına polis girebiliyor allah aşkına? Buna benzer o kadar çok soru var ki bugün aklımda... 

Revirlerden lacivert bulut beyaz önlüklü gencecik doktorları bir bir götürüyor... Babama sarılmak istiyorum ben... Sarılmak; ama umut edilen, olması gereken gibi bir sonuç olduğunda... Bir gün kalkıp koşacak gücümüz olacak biliyorum. Dizlerim kanasa da hissetmiyorum...  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder