15 Temmuz 2012 Pazar

Bir tutam Anka'ymış ya şu Cins-i Latif...



Karanlık her yan... Uğultular duyuyorum yalnızca... Rüzgar açıyor bilincimi... İniyorum yer yüzüne... Bir külçe kadar ağırken bedenim, kendine hiç yakışmayan bir hafiflik var üzerimde... Derin bir ağrı bir de... Kulağımdaki uğultu arttıkça fark ediyorum ağrıyı... Çok derin nefes almıyorum ağrım her nefeste artmasın  diye... Az yaşıyorum bedenimi taşımaya dermanım olsun diye... Parmaklarım geliyor aklıma sevdiğim insanlara dokunmak için kullandığım... Güvenmek için uzatıp sonrasında hayal kırıklarım düşmesin diye yumruğumda sıktığım. Taşıdığım onca ağırlıklara inat tutmuyorlar bu kez hafif tondaki hayallerimi... Mecalim yok kaldırmaya bu kez, uzanmışlar artık onlar da bedenimin yanına küsler bana... 

Sonra burnuma bir toprak kokusu geliyor... Islak toprak kokusu... İçinde kaybedip çürütmeyi de yeşertmeyi de bilen toprağın üzerine uzanmış duruyorum işte... Ne içinde ne dışında, sadece hayat denilen kısımda... 

Bir sıcaklık kaplıyor sonra göğsümden dağılarak bedenimi... İnsanı en çok kendi kanı, kendi içi ısıtır ya belki ondan kızamaz kanından canından olana diye geçiriyorum yorgun aklımın son kalan düşünce damlaları karışırken toprağa... Yavaşça yüzümün sol yanı da ıslanıyor; hayat gibi ağır akan, önceleri kahkalarıma meze, kederlerime serap olan kolleksiyonumdan bir damla kaybediyorum bana insanlıktan yadigar kalan. İnsan işte, ölüme de doğuma da, sevince de kedere de aynı değeri veren. 

Sonra yetmez oluyor nefesim... O yorgunluk anlarımda içimi serinletmek için aldığım derin nefesler geliyor aklıma... Ne kadar da tuhaf bir metal tadı var ağzımda ne kadar boşa gitmiş bazı insanlara sarf ettiğim kelimeler de geriye bu tat yapışmış damağıma... Hayatın gerçek tadı bu mu acaba? Başımdaki korkunç ağrı sebep oluyor sanki kulağımdaki uğultuya diye kurtulmak için kafamı hafifçe yana çeviriyorum, kulağımdan dökülüyor bütün düşünceler, işittiğim bütün kötü haberler, kavgalar, tüm anlamını taşıyamamış sözler... 

Rahatlıyorum biraz... Uğultu azalıyor... Bu kez derinlerde bir ses işitiyorum, hayata ritim tutuyor bedenim alay ediyor sanki tüm olup bitenle en sonunda... Kulak veriyorum... Ağrıyı takip ediyor yerden zar zor sıyırabildiğim ellerim... Meğer ağrının sebebi onu bulmam içinmiş diyorum kendime... İnsana verilen kalp ağrısı onun varlığını hatırlatmak içinmiş... Kaburgalarım kırık dökük kesiklerle dolu bir ton şeyi göğüslemekten... Derin bir nefesle daldırıyorum elimi arasından kırıkların... Emanet ediyorum başucumda bekleyen bana kendi ritmimi iyi tutmasını söyleyerek... Ayakta duran kendime bakıyorum yarım yamalak açabildiğim şiş ve yorgun gözlerimden... Güzel bir olgunluk makyajı var yüzünde o dingin tebessümün üzerinde... Kıymet veren insanlar bekliyormuş onu gitmem gerek artık diyor... Kıymet veren insanlar sözde değil özde, bu yazıyı sükunetle okuyan gözde... Ne kadar uzaklara gitmişim meğer epeydir... Ne kadar kaybettim sanmışım inancımı cana, kana, kalbe... Ne kadar iyi gelmiş kendimi dinlemek olayları gözlemlemek bir süre.... Bir tutam Anka'ymış ya Şu Cins-i Latif istesen de gitmez gidemez ki bir yere...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder